Yeni Spor Emperyalizmi “Olimpiyatlar”
0 yorumlar
Ahmet Ak
Yeni spor emperyalizmi “Olimpiyatlar”
Emperyalizm artık sadece toprak işgaliyle gerçekleşmiyor. Kültürle, ekonomiyle, teknolojiyle ve normlarla işliyor.
Peki spor?
Olimpiyatlar gerçekten küresel eşitliğin sahnesi mi, yoksa tarihsel güç merkezlerinin norm ürettiği bir alan mı?
Ben buna “Yeni spor emperyalizmi” diyorum.
Bu, ortaya atılmış keskin bir iddia olmasa da, dikkat çekmeye çalıştığım yapısal bir duruma işaret etmektir. Yani, daha sofistike bir düzeni tarif etme çabası olarak kuralların, spor çeşitliliğinin, yatırım önceliklerinin ve başarı ölçütlerinin tarihsel güç merkezlerinin lehine olacak şekilde şekillenmesindrn söz ediyorum.
Yani, mesele doğrudan yasaklar ya da görünür engeller değildir. Mesele, oyunun çerçevesinin kimler tarafından çizildiği
ve o çerçeve çizilirken, hangi kültürel ve ekonomik merkezlerin referans alındığıdir.
Spor gerçekten evrensel bir uğraş alanı mi? Yoksa evrensel kabul edilen sporlar belirli bir kültürel aklin ürunù mu?
Çunku, hangi sporların Olimpik programa alındığı yada alınacağı, Hagi sporların olimpiyat programında çikarilacagi milletlerin ortak bir kararı değildir.
Bakınız… Masa tenisi yüzyılın başından beri oynanıyor. Ama Olimpiyatlara ancak 1988’de girebildi.
Judo? Olimpiyata resmi kabulü 1968, Badminton?
1972’de gösteri sporu, Olimpiyatlara resmi kabulü ise 1992.
Taekwondo’nun resmi kabulü 2000?
Kriket? Dünyanın en popüler sporlarından biri.
Ama bu zamana kadar Olimpiyat programında yoktu ancak 2028 Losangekes programında yer alacak gibi.
Wushu yok?
Karate yok?
Kick boks yok?
Karate, Tokyo 2020’de eklendi ancak Paris 2024’te çıkarıldı.
Ama Breakdans eklendi, golf var.Bowlingin yada esporun eklenmesi tartışılıyor.
Bu tercihler tamamen evrensel spor gelişimi kriterine mi dayanıyor, Yoksa tarihsel güç dengelerine mi? Soru bu.
Golf ve yelken gibi yüksek maliyetli sporların programda kalması sadece teknik bir tercih mi?
Kriket gibi milyarlarca insanın takip ettiği bir sporun uzun süre dışarıda kalması tesadüf mü?
Spor programı gerçekten küresel popülariteyi mi yansıtıyor, yoksa tarihsel batı spor kültürünü mü merkeze alıyor?
Emperyalizm bazen silahla değil,hangi sporun evrensel kabul edildiğine kadar karar vetebiliyor.
Olimpiyatlarda kural koyma gücü kimin elinde?
Uluslararası federasyonlar nerede yoğunlaşmış durumda?
Karar mekanizmaları hangi kültürel spor geleneğinden besleniyor?
Masa tenisinde Asya dominasyonu sonrası yapılan kural değişiklikleri,
oyunun “daha izlenebilir” olması gerekçesiyle savunuldu.
Peki yüzmede ve atletizmde onlarca alt disiplinin programa eklenmesi aynı yoğunlukta tartışıldı mı?
Ya da bugün gerçekten tartışılıyor mu?
Hayır…
Bakınız; 2024 Paris Olimpiyatları’nda yaklaşık 1.060 madalya dağıtıldı.
Bu madalyaların yaklaşık %18’i yalnızca atletizm ve yüzme branşlarında verildi.
Bu ne anlama geliyor?
Programdaki branş dağılımı, madalya tablosunun kaderini doğrudan etkiliyor.
Daha fazla alt disiplin, daha fazla madalya demektir. Daha fazla madalya ise daha fazla görünürlük ve güç demektir.
Bu bağlamda Olimpiyatları değerlendirdiğimizde, kural koyma gücü ilk bakışta tarafsız ve masum görünür.
Ancak güç hiçbir zaman kültürden ve tarihsel birikimden bağımsız değildir. Oyun alanının genişliği eşit değilse,
başlangıç çizgisi de, bitiş çizgiside eşit değildir.
Yeni spor emperyalizmi, kuralların eşit uygulanmamasından değil, kuralların hangi spor mantığına göre üretildiğinden besleniyor.
Oyunlarda ki, görünmeyen eşitsizliğe birde Maslow’un piramidinden bakalım.
Dünyanın büyük bölümü hala temel ihtiyaçlarla mücadele ederken,
Olimpik yatırım özsaygı ve kendini gerçekleştirme seviyesindedir.
Batı’nın sanayi devrimi sonrası biriktirdiği sermaye, spor bilimini, teknolojiyi, veri analizini ve elit altyapıyı mümkün kıldı. Milisaniyelerle belirlenen branşlarda
Aerodinamik mayolar,
Yüksek irtifa odaları,
Biyomekanik laboratuvarları,
Sporcu izleme yazılımları
eşit erişilebilir değildir.Bu açık bir yasak değildir ama fiili bir avantajdır. Çunku, emperyalizm bazen yasakla değil,
erişim farkıyla kuruluyor.
Göç ve yetenek transferi…
Yeni spor emperyalizmi’nin bir başka boyutu yetenek transfer akışıdır.
Kaynak bulamayan sporcu, destek sunan ülkeye yöneliyor. Bu elbette ki, bireysel özgürlük açısından doğaldır. Ancak sistem düzeyinde şu soruyu doğuruyir “Küresel spor gücü, sadece sporcu yetiştirme kapasitesiyle mi belirleniyor, yoksa yetenek transferi kapasitesiyle mi?”
ABD’nin göç avantajı, spor performansında daha görünür hale geliyor. Bu yasadışı değil ama adil’de değil.
Olimpiyatlarda ki, madalya tablosu performans mı, güç göstergesi mi?…
Madalya tablosu genellikle sportif başarı göstergesi olarak kabul edilir. Oysa aslında tarihsel ekonomik güç, kültürel spor mirası,programdaki branş dağılımı,teknolojiye erişim,küresel göç avantajı. Bu durumda madalya sayısı, sadece performansın değil
küresel güç mimarisinin de yansıması olarak karşimuza çikmaktad8r.
Bu baglamda bizim eleştirimiz spora değil,
küresel spor ekosisteminedir.
Yeni spor emperyalizmi kavramı, elbette ki, sporcuların emeğini değersizleştirmiyor
tam tersine, o emeğin hangi eşitsiz koşullarda üretildiğini daha görünür hale getiriyor.
Unutmayalım ki, Olimpiyatlar hala insanlığın en büyük spor sahnesi olmaya devam ediyor.bAncak bu sahne, tüm milletlerin eşit şartlarda birlikte inşa ettiği bir zemin değildir.
Ve…belki de artık dünya milletlerinin şu soruyu sorması gerekiyor “Biz madalya sayısını mı kutluyoruz, yoksa sistemin ürettiği güç dengesini mi?”
Belki mesele Olimpiyatları yıkmak ya da yeni bir spor birliği kurmak değildir.
Asıl mesele, küresel spor yönetişimini yeniden düşünmek olabilir.
Çünkü eğer spor gerçekten evrenselse,
evrensel adalet tartışmasından kaçmamalıdır. Ve belki de artık madalya tablolarından önce,
oyunun kurallarını konuşmanın zamanıdır.
” Kalın Saglicakla”