Sporda başarı kimin, başarısızlık kimin?
0 yorumlar
Türk sporunda uzun yıllardır gözlenen temel sorunlardan biri, başarı ile başarısızlığın paydaşlar arasında adil ve tutarlı bir biçimde değerlendirilmemesidir.
Uluslararası spor yönetimi literatüründe olimpik başarı sporcu, antrenör, kulüp, federasyon ve devletin oluşturduğu yüksek performans sisteminin ortak ürünü olarak kabul edilmektedir.
Özellikle SPLISS (Sports Policy Factors Leading to International Sporting Success) modeli, uluslararası başarının tek bir aktörün degil, birbirini tamamlayan çok katmanli bir sistemin çıktısı olduğunu ortaya koymaktadır.
Buna ragmen Türkiye’de farklı bir anlayış hskimdir.
Başarı elde edildiğinde övgü zinciri en üstten başlar. Bakanlık, üst düzey yöneticiler, federasyon başkanları ve yöneticiler kamuoyunda ön plana çıkar. Sporcular ve antrenörler ise çoğu zaman ikinci planda kalır. Ancak başarısızlık yaşandığında süreç tam tersine işler. Öncelikle sporcular ve antrenörler eleştirilir, ardından federasyonlar sorgulanır. Sistemin en üst basamakları ise çoğu zaman bu eleştirilerin dişinda kalır.
Oysa kurumsal yönetimin temel ilkelerinden biri, yetki ile sorumluluğun birlikte değerlendirilmesidir. Karar alma yetkisi arttıkça, sonuçlardan doğan hesap verme sorumluluğunun da aynı ölçüde artması beklenir.
Bu nedenle, yüksek performans sporunda başarı ve başarısızlığın sorumluluğu daha dengeli bir anlayışla ele alınmalıdır.
Örneğin;
Bu oranlar elbette ki, kesin matematiksel degerler değildir. Ancak uluslararası yüksek performans sistemleri incelendiğinde, başarı ve başarısızlığın en büyük sorumluluğunun sistemi planlayan, yöneten ve yönlendiren kurumlarda olduğu açıkça görülmektedir.
Dolayısıyla temel ilke şu olmalıdır. Başarı da başarısızlık da aynı paydaşlar arasında, aynı sorumluluk anlayışıyla paylaşılmalıdır. Başarıda övgüyü paylaşanlar, başarısızlıkta da sorumluluğu paylaşabilmelidir.
Aksi takdirde, sporcu ve antrenör, sistemin yapısal eksikliklerinin bedelini ödeyen en görünür aktörler haline gelirler. Oysa uluslararası başarı ya da başarısızlık, tek bir yarışmanın sonucu değil, yıllar süren planlamanın, yönetimin, antrenör eğitiminin, bilimsel desteğin, altyapının ve kurumsal kapasitenin doğal sonucudur.
Nitekim Türkiye, güçlü tesis altyapısına, önemli kamu yatırımlarına ve geniş bir insan kaynağına sahip olmasına rağmen son yıllarda uluslararası alanda beklenen performansı ortaya koyamamıştır. Paris 2024 Olimpiyat Oyunları’nda yaklaşık 40 yıl aradan sonra ilk kez altın madalya kazanılamamış, Türkiye 3 gümüş ve 5 bronz madalya ile genel sıralamada 64. sırada yer almıştır. Ardından 2026 Kış Olimpiyat Oyunları madalyasız tamamlanmış, 2026 FIFA Dünya Kupası elemelerinde ise turnuvada ilk elenen üç takım arasında yer alınmıştır.
Bu sonuçlar, sorunun yalnızca sporcu veya antrenör performansıyla açıklanamayacağini göstermektedir.
Bu nedenle, “Kim kaybettirdiden daha çok, Sistemin hangi halkası görevini eksik yaptı? olmalıdır.
Sürdürülebilir başarıyı yakalayan ülkeler, bireyleri suçlamak yerine sistemlerini sürekli geliştirmeye odaklanmaktadır. Türkiye’nin de uluslararası sporda özellikle 2027 İstanbul Avrupa Spor oyunlarında ve 2028 Losangeles olimpiyatlarinda yeniden güçlü bir konuma gelebilmesi için, kişileri değil sistemi merkeze alan, hesap verebilirliği, liyakati ve bilimsel yönetimi esas alan yeni bir spor yönetimi anlayışını benimsemesi artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Not: kıymetli arkadaşlar; Başarı ve basarisizligi siz nasıl oranlarsiniz? Yorumlara yazarsanız sevinirim.
” Kalın Sağlıcakla”
Ahmet Ak