Tespihin imamesi nerede?
0 yorumlar
Tespihin imamesi nerede?
Türk sporunun koridorlarında gezinenler çok iyi bilir. Bugünlerde federasyonlarin mali kongre maratonu yaşanıyor. Kağıt üstüne bakarsanız her şey tıkır tıkır işliyor. İbralar oy birliğiyle alınıyor, kollar otomatik bir refleksle kaldırılıp indiriliyor, “hayırlı işler, iyi alışverişler” temennileriyle salonlar boşaltılıyor.
Peki, gerçekte ne oluyor? İşin esasını sorarsanız, Türk sporunda şu an kimin eli kimin cebinde çok da belli değil. Salonlardaki o ağır, sahte ve steril hava, dışaridaki çürümeyi gizlemeye yetmiyor.
Oysa ki mali kongreler, delegelerin kanunen denetim görevini eksiksiz, korkusuzca ve titizlikle yerine getirmesi gereken en kutsal alanlardır.
Harcanan her bir kuruşun hesabının kalem kalem sorulması sadece önünüze konan faturanın şekil şartı değil, o harcamanın ulusal ve uluslararası sahadaki “performans karşılığının” da masaya yatırılması gerekiyor. Finansal tabloların arkasına gizlenen sportif iflası sorgulamayan bir kongre, görevini yapmış sayılmaz.
Soruyoruz…
Bu denetimlerin ne kadarı gerçekten yapılabildi?
Delegeler vicdani ve hukuki sorumluluklarını sağlıklı bir şekilde yerine getirebildi mi?
Yoksa denetleme kurulu üyeleri, yılda dört kez toplanıp mali müşavirlerin hazırladığı süslü dosyalara imza atmaktan öteye geçemedi mi?
“Yasal” ama “Ahlaki” mi?
İşte… bu sorumsuzluk perdesinin arkasında, rahmetli Alev Alatlı’nın o hafızalara kazınan ve hukuk ile vicdan arasındaki amansız çatışmayı özetleyen tespiti tam da buraya oturuyor.
“Her şey yasal olabilir ama her şey ahlaki olmayabilir.”
Mevzuata uydurulmuş usulsüzlükler, kılıfına sokulmuş organizasyon girdileri, şişirilmiş tadilatlar, muğlak ve astronomik araç, bina kiralamaları… Kagıt üzerinde “sorunsuz” ve kitabına uygun görünen pek çok harcama, vicdan terazisinde fecaat bir yük taşımaktadır. Kendi cebinden, şahsi hayatında tek bir kuruş harcamaktan imtina edenlerin, sıra federasyon bütçesine gelince adeta harçlık muamelesi yaparak fütursuzca, hesapsızca harcama cesaretini nereden bulduğunu sormak zorundayız. Bu paralar yöneticilerin şahsi serveti değil, bu ülkenin çocuklarının, gençlerinin geleceğidir.
Fakat ne yazık ki bu har vurup harman savurma furyası, sadece salonlardaki süslü dosyalarla sınırlı kalmıyor; esas faturasını uluslararası arenalarda, skorbortlarda önümüze koyuyor.
LA 2028 yaklaşırken bu vurdumduymazlık neden?
Nitekim Uluslararası müsabaka sezonunu yavaş yavas geride bırakiyoruz ve birçok olimpik branşta dünya şampiyonalarının sonuna geldik.
Sonuç?
Koskoca ülkede kazanılan madalyalar iki elin parmağını geçmiyor. Başarı çıtamız her geçen gün geriye doğru çekilirken, önümüzdeki devasa sınavın ayak sesleri duyuluyor. Los Angeles 2028 Olimpiyatları’na şurada sadece iki yıldan daha az bir zaman kaldı.
Zaman hızla akarken ortada ne dişe dokunur bir hazırlık süreci var ne de ülkede bir olimpiyat heyecanı. Gençlik ve Spor Bakanlığı, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi ve federasyonlar arasında olimpik hedeflere matuf tek bir tesanüt, tek bir ortak ruh veya stratejik bir eş güdüm yok. Herkes kendi adasında, kendi fildişi kulesinde, kendi koltuğunda mesai doldurmanın, günü kurtarmanın peşinde.
Bu ülkenin harcanan devasa kaynaklarına, vizyonsuzluk yüzünden heba edilen pırıl pırıl yeteneklerine yazık değil mi?
Türk sporunun patronunu gören var mı?
Tam da bu kurumsal dağınıklığın ve vizyonsuzluğun tam ortasında, gözlerimiz en tepedeki iradeyi arıyor ve sormadan edemiyoruz. Türk sporunun patronu sayın bakanımızı gören var mı?
Türk sporunun geleceği, içine düştüğü bu vizyon krizi ve yaklaşan LA 2028 hakkında tek bir kelam ettiğini, köklü bir çözüm sunduğunu duyan var mı? Koca bir spor ekosistemi lidersiz, rehbersiz ve hedefsiz bir şekilde dalgalı denizde sürüklenirken, geminin kaptan köşkünde derin bir sessizlik hakim. Bakanlığın bu mutlak sessizliği ve eylemsizliği, federasyonlardaki başıboşluğun üzerini örten en büyük zırha dönüşüyor. En yukarıdan aşağıya yayılan bu derin sessizlik, aşagidakilere sanki “istediğiniz gibi at koşturabilirsiniz” mesajı veriyor ve bizi o kaçınılmaz, kahredici gerçeğe götürüyor.
Esas mesele, Tespihin imamesi kayip…
Esasında burada tek tek bireyleri ya da kurumları suçlamanın da ötesinde yapısal bir çürümüş, eskimiş, pörsümüş sistem sorunu var. Çünkü Türk sporunda şu an tespihin imamesi ortada yok.
İmame olmayınca, taneler darmadağın oluyor. Bakanlığın yön vermediği, ülkemizin ali menfaati geregi ciddi bir şekilde denetlemediği bu düzende herkes kendi bildiğini okuyor, istediği gibi harcıyor, istediği gibi yönetiyor. Liyakatin yerini sadakatin, üretimin yerini ranta ortak olmanın aldığı bu ekosistemde başsız, koordinasyonsuz ve denetimsiz kalan bu yapıya, başıboşluğa “Dur” diyecek tek bir kurumsal irade ortaya çıkmıyor.
“Bu harcanan para usulsüzdür, bu verim ve bu başarısızlık kabul edilemez” diyerek yumruğunu masaya vuran bir mekanizma işlemiyor.
Spor kulüpleri borç batağında yüzerken, tesisler çürürken, federasyon yöneticilerinin lüks seyahat ve harcamaları vizdanları sızlatıyor.
Her şeyi kılıfına uyduruyorsunuz diye kamuoyunun, sporseverin ve tüyü bitmemiş yetimin hakkını unuttuğunuzu, bu sessizliğin sonsuza kadar süreceğini mi sanıyorsunuz?
Elbette ki, bu karanlık tablonun içinde bu ülkenin sporu için namusuyla, gecesini gündüzüne katarak samimiyetle çalışan, cebinden harcayan fedakar yöneticiler, antrenörler ve kulüpler de var. Onları tenzih ediyor ve ayakta alkışlıyoruz. Temennimiz, koltuk sevdalısı idarecilerin en azından bu dürüst insanları kendilerine örnek almasidir.
Koltuk sevdalilarına ve o sessizlige gömülen iradeye açık çağrımızdır…
Bu ülke sporu için dertlenin ve konfor alanlarınızdan çıkın.
Takım elbiselerle, klimalı odalarda oturarak, sadece imza atarak spor yönetilmez. Sahaya inin, salonların tozunu yutun, sporcunun, antrenörün, kulüplerin feryadını duyun.
Etrafınızı saran, başarisizlıgı bile başari gibi pazarlayan, sadece sizi alkıalayan ve gerçekleri sizden gizleyen üç, beş kişilik çıkar gruplarından, “evet efendimci” danışmanlardan etrafınızı temizleyin.
Dışarıdan yükselen samimi eleştirilere, basına ve tenkitlere kulak kabartın. Tenkit, sizin düşmanınız değil, hatalarınızı gösteren en net aynanızdır.
Kulüpleri, sporcuları, hakemleri ve antrenörleri birer oy deposu ya da geçici birer figüran olarak görmekten vazgeçin, onları başarinin asıl paydaşı ve yol arkadaşı olarak kabul edin.
Değerli dostlar…
Bazı mali kongrelerdeki bilançoları incelediğimizde girdi ve çıktıların net ifade edilmediği, gelirlerin, sponsorlukların ve devlet desteklerinin net olarak nereye gittiğinin bilinmediği, üzeri örtülü kapalı yapılar görmekten artık yorulduk. Oysa ki, Şeffaflık bir lütuf değil anayasal bir zorunluluktur.
Size tavsiyem; yukarıdan ya da sagdan soldan verilen haksız, usulsüz ve sporun ruhuna aykiri talimatları yerine getirmekten vazgeçin.
Dik durun, Koltuğunuzu kaybetme korkusu, vatan sevgisinin önüne geçmesin.
Bile bile ya da bilmeyerek bu ülkenin spor geleceğine ihanet etmeyin.
Son söz olarak diyorum ki; Türk sporu daha fazla geç olmadan dagılan tanelerini toplayacak, o imameyi yeniden ait olduğu yere koyacak, hesap verebilir, şeffaf, basiretli ve erdemli bir yönetim anlayışını özlemle bekliyor.
“Kalın Sağlıcakla”
Ahmet Ak